Yönetmenler dikkat: Toplumsal gerçeği gizlemeyin!

Filmlerle Sosyoloji

Bülent Diken, Carsten Bagge Laustsen

Online satın al.

Sinemanın toplumsal teoriyle ilişkisi 11 Eylül’de ikiz kulelerin bombalanması ve sonrasında yaşanan olaylarla biraz daha farklı şekillendi. Bu tarihten sonra sinema filmlerini yakından takip edenlerin arşivlerine koyabileceği kadar çok ‘11 Eylül Filmi’ne rastladık. Adeta ayrı bir sektör oluştu diyebiliriz. Peki, Hollywood bu kadar çok film yaptı ve Amerikan halkının beğenisini kazandı mı? Ya da diğer bir ifadeyle sözde Hollywood karşıtı bir duruş sergilemeye çalışan Uçuş 93 ve Dünya Ticaret Merkezi gibi ikiz kulelerin hikâyesini anlatan filmler amacına ulaştı mı? Slavoj Žižek’e göre hayır. Burada elbette ki olaya odaklanıyor ve olayları basite indirgiyor değiliz ancak, sinemanın toplumsalı yansıtış biçimini, sosyoloji ve sinema arasındaki ilişkiyi anlayabilmek için filmleri irdeliyoruz. Tıpkı Bülent Diken ve Carsten B. Laustsen gibi. Sosyolog Slavoj Žižek’in önsözünü yazdığı ve değerlendirmeleriyle satırlara anlam kattığı Filmlerle Sosyoloji kitabında harika bir çalışma ortaya koymuş bu yazarlar. Sosyoloji biliminin marifetlerini sonuna kadar kullandıkları makalelerinde sinema adına öğrenilecek çok şey var.

Kitapta, ortaya atılan bu önemli fikirlerden yola çıkarak yorumlanan filmler şöyle: Dövüş Kulübü, Hamam, Sineklerin Tanrısı, Tanrı Kent, Brazil, Hayat Güzeldir. Soru ise bu filmleri hangi teoriyle ele alacağımızı nasıl belirleyeceğimiz. Sinemacı olsanız da sosyolog olsanız da sadece bir okuyucu gözüyle bile bu filmleri incelerken dikkat etmeniz gereken; -Slovaj Žižek’in de kitapta belirttiği gibi- bir filmin asla yalnızca bir filmden ibaret olmadığını bilmek ve filmlerin yalan söylerken bile toplumsal yapımızın can evindeki yalanı anlattıklarını akıldan çıkarmadan analiz yapmak. Kitap, bu anlamda filmleri üç farklı şekilde okuma seçeneği sunuyor. Emory Burton’un kitapta yer verilen sinemacı ve sosyoloğun rakip olduğunu söylediği ve sinemayı sosyolojik açıdan aydınlatılmayı bekleyen ikincil bir meşgale olarak tanımladığı görüşü, bizim film okuma teorimizin temelini oluşturabilir ki kitap, filmlerin her birinin ayrı ayrı sosyolojik analizini yapmak üzere yapılan değerlendirmelerden oluşuyor. O halde sinemayı toplumsal bir teori ortaya atabilmek için araç olarak kullanırsak hata yapmış olmayız. “Biz sosyologlar filmler üzerine daha sosyolojik bir katman ekleyerek sinemacıların yanıltıcı görüşlerini yeniden yazmayı belki de kendimize görev saymalıyız” görüşünü düşündürücü olması hasebiyle buraya ekleyerek filmlere geçiyoruz.

Sineklerin Tanrısı

Medeniyeti Çocukların İnşa Ettiği Bir Ada

Kin sosyolojisi çerçevesinde incelenecek bir film Sineklerin Tanrısı.  William Golding’in aynı adlı romanından uyarlanan film, İkinci Dünya Savaşı sırasında askeriye öğrencilerini İngiltere’den tahliye eden bir uçağın kaza yapmasıyla başlıyor. Kazadan kurtulan ve yaşları5 ile 15 arasında değişen bir grup erkek çocuğu, düştükleri tropik adada kendi kurallarıyla yaşamaya başlıyor. Adada bir yetişkin yoktur dolayısıyla yaşları diğerlerine göre daha büyük olan Jack ya da Ralph adayı yönetecektir. Ralph daha akılcı olması yönünden tercih edilen kişi olur ve arkadaşları arasında Domuzcuk diye bilinen bir çocuk ve Ralph adadaki toplumsal düzeni kurmaya karar verir. Bu noktada kitaptan alıntı yapılan şu cümle önemlidir: “Her şey çocukların yalnız olduklarını fark etmeleriyle başlar. Çocuklar hiçbir yetişkinin olmadığı bir yaşam süreceklerini düşünürler: “Büyükler bizi almaya gelene kadar eğleneceğiz” İşte çocuklar, toplumsal düzeni kurmakla/hayatta kalma mücadelesi verme arasındaki ince çizgiyi fark ettiklerinde ise çoktan iktidar hırsına kapılıp gözünü kan bürüyen sadist yöneticiler edasını takınmaya başlamışlardır bile.

Filmde bahsi geçen ada,  iktidar olma hırsının, hevesinin ve sonunda iktidar sahibinin bu iktidarı elinde tutmak adına toplumdaki şiddetin artmasına neden olan davranışlarının nelere mal olduğunu anlatan bir oyun sahnesi gibi. Oyun sahnesi diye adlandırdık çünkü sonu cinayete kadar varan olaylar dizisinin başrollerinde çocukların olması gerçekten inanılmaz.  Bülent Diken ve Carsten B. Laustsen de bu makalesinde ‘Oyun’ kavramıyla konuya giriş yapmış. Her şey önce bir oyun gibidir, çocuklar adada kulübeler inşa eder, yiyecek meyve bulma arayışına girer akşam ise Domuzcuk’un gözlüğünü ve Ralph’ın zekâsını kullanarak yaktıkları ateş çevresinde ısınırlar. Burada bir medeniyet inşası söz konusudur çünkü çocuklar önce liderlerini seçer sonrasında toplanıp karar alırken ‘her kafadan bir ses’ çıkmasın diye deniz kabuğunu konuşmacı kimse onun eline tutuştururlar. Deniz kabuğu kimdeyse herkes onu dinler, söz ondadır. Fakat kitapta dikkat çekildiği gibi, filmin sonuna doğru grup medeniyetten iyice uzaklaşır, deniz kabuğu bile çekiciliğini yitirir.

Hitler’in Faşizminden Kendi Faşizmlerine…

Bir adada yeniden bir medeniyet inşası şüphesiz bize kitapta da belirtildiği gibi Robinson Crusoe’yu hatırlatıyor. Robinson’un adasına atıfta bulunulan kitapta şöyle denir: ”Bu anti-Püriten rüya, icatlar ve yaratıcılıkla dolu, çalışma ahlakının işe yaramadığı, Tanrının kullarını kolayca terk ettiği ve kötülüğün çocukların gitgide kabaran korkusunda büyüyüp serpildiği Sineklerin Tanrısı’nda gerçek olur” İşte medeniyetin henüz yeni kurulmaya başladığı sırada yitirildiği bir ada, çocukların bulunduğu yer. Bahsettiğimiz gibi ateş ise medeniyetin önemli bir sembolü. Filmdeki en anlamlı metaforlardan biri olan ateş, medeniyetle bir bağın, medeniyet arzusunun işareti olarak yorumlanıyor kitapta.

Jack ve hükmettiği diğer çocuklar, Domuzcuk ve Ralph’a karşı. Filmin tematik çatışmasına işaret eden bu konu, kitapta “Medeniyete karşı şiddet, kulübe inşa etmeye karşı avlanma, alanını belirlemeye karşı yersiz yurtsuzlaşma” olarak adlandırılıyor. Burada Jack iktidar hırsıyla peşinden sürüklediği bir grup çocuğu önce canavar söylentisiyle korkutuyor. İki çocuğun ölü bir paraşütçünün şekli bozulmuş bedenini canavar sanmasıyla Jack’in iktidarı daha çok güçleniyor. Burada da kitle kavramı önemli. Çünkü bu söylentiyle beraber Gustave Le Bon’un Kitleler Psikolojisi kitabından yapılan alıntıda belirtildiği gibi kitle içinde tüm duygu ve düşünceler tek ve aynı doğrultuya yöneliyor. Bu tanımla beraber kitapta şu sonuca varılmış:“Jack’in kötüye karşı savaşını meşru ve olmayan canavarı da önemli kılan onun canavarı keşfetmiş olması” Savaşın meşrulaştığı bu noktadan sonra ilk kayıp veriliyor. Jack ve Ralph’ın iktidar savaşında iki tarafta da olmayarak filmde önemli bir karakter haline gelen Simon’un adadaki çocukların toplanıp ateş çevresinde ‘eğlendiği’ bir gece canavar sanılarak öldürülmesi sonrasında filmde eğlence kavramının sorgulanmaya başladığını görüyoruz. Bunun yanı sıra Sineklerin Tanrısı’nı liderler tarafından tetiklenen korkunun kitleyi nasıl bir dehşete sürüklediğinin hikâyesi olarak da kolaylıkla yorumlayabiliriz. Aynı zamanda kitapta Le Bon’un ifade ettiği gibi kitleleri kişisel menfaatin değil, çoğu zaman ‘kendine zarar vermek pahasına başkalarını mahvetmeye gönüllü olmak’ yani kin duygusunun harekete geçirdiğine de dikkat çekilmiş.

Film için kitaptan son söz:” Sineklerin Tanrısı’ndaki çocuklar aslında Hitler’in faşizminden kaçmış ama kendi faşizmlerine yakalanmışlardır. Filmdeki ‘canavar’ çocukları kötü şeyler yapmaya, ‘eğlenmeye’ kışkırtan bilinçdışı bir iktidar arzusundan başka bir şey değildir.”

BrazilKendini Sorgulamayan Bir Toplum En Makbulü!

Brazil bir Terry Gilliam filmi. Totemcilik kavramı üzerinden ele alınan film, 1985’de gösterime girmiş ancak 20. yüzyılı anlatmasıyla George Orwell’in önemli romanı ve romandan uyarlanan filmi 1984’ü hatırlatıyor. Diken ve Laustsen da, kitapta çok bilinen ‘Big Brother is watching you’ uyarısıyla hafızalarda yer edinen filme göndermelerde bulunuyor. Brazil konusu itibariyle teröre de dikkat çeken bir film. “Brazil’de karşımıza çıkan toplumda, gözetleme ve istihbarat yaşamın her alanını istila etmiş, her zaman her yerde bulunan terör tehdidi halkı saldırıların ya da kurbanların artık neredeyse farkına bile varmayan özelleştirilmiş bireyler haline getirmiştir.” Film tahlilinin yapıldığı yazıda dikkat çekilen kavramlara geçmeden önce biraz filmin konusuna değinmek gerek. Filmin başlangıç noktası, Enformasyon Bakanlığı’na giren bir böceğin elektrikli daktiloda bir yazım hatasına, terörist düşman olarak anılan Bay Buttle’ın adının yanlışlıkla Bay Tuttle diye yazılmasına yol açmasıdır. Bunun ardından yapılan bir baskınla tutuklanan ve artık Bay Buttle olarak bilinen talihsiz adam bilgi alma gerekçesiyle işkence için Bakanlığa götürülür. Kendini sorgulamayan bir sistemin işlediği bu yerde eğer korkarak da olsa Bay Buttle’ın suçsuzluğunu kanıtlamaya çalışan İstihbarat Bakanlığı çalışanı Sam’in yerinde olsaydınız siz de birdenbire terörist, düşman kavramlarıyla özdeşleştirilebilirdiniz. Bir hatanın teröre sebebiyet vermesini toplumda baskın olan totalitarizm kavramı çok iyi ortaya koyuyor. İşte kitap, toplumda ölümüne işleyen bu sistemi eleştiriyor. Topluma vaat ettiği sadece sorgulamadan yaşamak olan ve bir süre sonra yanınızda patlayan bombayı bile fark edilemez hale getiren bir yaşama biçimi Stalinizm. Orwell, 1984 filminde Soğuk Savaş kâbusunu anlatıyor. Gilliam ise totaliter, kendini sorgulamayan bir topluma işaret ediyor.

İşkence Özgür Bir Toplumda Nasıl Meşrulaştırılır?

Kitapta, istihbaratın toplumu yönetmesine şu şekilde bir göndermede bulunuluyor: “Tüm tutuklular işkence için bakanlığa götürülür. Resmi amaç bilgi almaktır, ancak insanları korkutarak kendi kabuğuna çekilmeye itme ve işlerliği kanıtlama ihtiyacı da bir o kadar önemlidir.” Filmde bir sahnede yer alan İstihbarat-Refahın Anahtarı cümlesi teröre karşı savaşta istihbaratın anahtar sayılmasının artık sıradan bir durum haline geldiğini kanıtlıyor. Öte yandan Brazil filmindeki tutuklamaların rastgele gerçekleştiğini, filmin kahramanı Sam ve ailesi yemek yerken birden havaya uçan lokantanın olduğu sahnede görüyoruz. “Yarısını tutuklu yarısını kurban yazın” anlayışıyla tutuklanacak isimlerin belirlendiği bir İstihbarat Bakanlığı işkencenin bir toplumda nasıl meşrulaştığını gösterirken, havaya uçan bu restoranda garsonların her şey yolundaymışçasına işlerine devam etmeleri de sorgulamayı yasaklayan bir sistemin hisleri donuklaştırmasına etkisini anlatıyor olsa gerek.

“Gilliam filmi iki tespitte bulunur. Saldırının bir kanadı besbelli totaliter güvenlik devletidir. Ne var ki diğeri de tüketim toplumudur.” Diken ve Laustsen bu değerlendirmeleriyle filmdeki oyuncak metasına başarılı bir şekilde işaret eder. Noel zamanında geçen filmde, Marksist düşüncenin tüketime odaklanan kısmı yer etmiş. Bütün insanlar yöneticilere rastgele ‘evetler’ ve ‘hayırlar’ sağlayan bir oyuncak satın alır. Oyuncak burada totaliter devlet aygıtlarının nasıl çalıştığını –insanların rastgele terörist ya da kurban kategorisine sokulduğunu- gösteriyor.

Hayat Güzeldir

Gerçeği Kabullenmenin Bir Yolu: Hayal Kurmak

Roberto Benigni’nin yönetmenliğini ve senaristliğini yaptığı Hayat Güzeldir, Yahudi soykırımını farklı bir bakış açısıyla anlatan bir film. İçinde komik unsurları barındırması dolayısıyla çokça eleştirilen bu film hakkında kitapta önemli değerlendirmeler bulunuyor. Asıl tanıkları gaz odalarında öldüğüne göre kim Auschwitz’e tanıklık edebilir ki? Film hakkında ilk yapılan değerlendirmelerden biri bu. Sinemanın toplumsal gerçeği yansıtış biçimini anlamak açısından bu film çok iyi bir örnek, çünkü burada 2.Dünya Savaşı zamanında Auschwitz toplama kaplarına gönderilen bir İtalyan ailesinin traji-komik hikâyesi anlatılıyor. Baba Guido’nun oğlu Giosue’yı hayatta tutma çabası ve bunun adına kurduğu küçük bir oyun. Kimine göre bu senaryo soykırımı basitleştiriyor ya da gerçeği tamamıyla yansıtmıyor. Bunun nedeni ise, baba Guido’nun inanılmaz hayal gücü. Bu hayallerin çok şaşırtıcı olduğunu söyleyen Maurizio Viano’nun şu değerlendirmesi yer alır kitapta:”Guido’nun hayali dünyasının parçalanmadığı doğru değildir. Subayların yemek davetinden barakasına dönerken, sisin içinde mırıldanır:”Ya hepsi bir rüyaysa?” Hemen arkasından cesetlerle karşılaşır.” Bu değerlendirmenin ardından hülyaların bile onun kampın gerçekliğinden sıyırmasını sağlayamadığına dikkat çekiliyor. Kitapta yazılan yorumlara göre kampın dehşetinin kimsenin tasvir edemediği derecede olması Benigni’ye böyle bir film yaptırıyor. Yani eleştirilen gibi o gerçeği görmezden gelmiyor, olayı basite indirgemiyor sadece en sağduyulu çözümün bu olacağını bildiği için durumu alegori ya da komedi aracılığıyla dolaylı yoldan ortaya koyuyor.

Sinema ve sosyoloji harmanlanınca demek ki ortaya inanılmaz veriler çıkıyormuş, kitap sinemaya yaptığı eleştirilerle yönetmenleri ve sosyologları karşı karşıya getirecek olsa bile ‘toplumsal gerçeği’ yazmak da bizim görevimiz. Son olarak Slavoj Žižek’ten okurlara not: “Hatırlarsanız Matrix’in o unutulmaz sahnesinde Neo kırmızı hap ile mavi hap arasında seçim yapmak zorundaydı: Ya gerçeğe doğru travmatik bir uyanışı göze alacak ya da Matrix’in kontrolündeki yanılsamayı yaşamaya devam edecekti. Neo hakikati seçti. Bu kitabı okumak ya da okumamak, kırmızı ve mavi hap arasındaki tercihin ta kendisi.”

Sosyal Paylaşım Bağlantıları

şevin

Sevgili Sevil'in yazılarını gerek Yeni Şafak'ın haftasonu ekinden gerekse buradan takip etmeye çalışıyorum. Genç neslin güçlü kalemlerinden kendisi. Çok gayretli ve zeki maşallah. Ben kendisini geleceğin Böhürler'i, Barbarosoğlu'su, Eraslan'ı olarak görüyorum. Muvaffakiyetinin devamını diliyorum Sevilciğim.

07.09.2010 12:25

YORUM EKLE

İsim

E-posta

www