Yazarın Kuramı

Yazarın Kuramı

İshak Reyna

İletişim Yayınları

Online satın al.

Ey okur eserimi kolay yazdım sanma!

Yazmak, felsefesi olan bir iştir; roman, hikaye hatta şiir... Hangi edebi tür olursa olsun, kısa ya da uzun süreli ama nihayetinde bir çalışmanın ürünü. İyi oluşturulmuş bir hikayenin, romanın tamamlanabilmesi için eksik olan karakteri, ya da şiirin yürümesi için gereken o son dizeyi günlerce belki de yıllarca bekliyor şair ve yazar.

Aklına geleni yazmak yazı yazmak değildir…

Şu an, Cemil Meriç’in ciddi bir yazı dersi olarak adlandırdığı bir vakitte lise hocasından aldığı ciddi bir yazı dersinin, “aklına geleni yazmanın ‘yazı yazmak’ olmadığı” gerçeğinin bilincinde olarak yazıyorum. Bu yazıyı pekala saatlerce yazabilir, belki bir olay örgüsüyle anlatabilirdim elimdeki kitabı. Ya da aklıma geleni yazardım ama bu, pek iyi bir deneme olmazdı. Yazar için de, okuyucu için de hayırlı olan buydu; gerekirse Paul Valery gibi, önümde boş bir kağıtla saatlerce hiçbir kıpırtı olmadan bekleyip öylece kalacaktım.

Bunu, Yazarın Kuramı’nı inceledikten sonra daha iyi kavradım. Kitap, Dünya Edebiyatı ve Çağdaş Türk Edebiyatı’ndan önemli şair ve yazarların, eserleri için yazdığı önsöz ya da not formunda ama her şekliyle bize hitap eden yazılarından oluşuyor. Büyük edebiyatçıların bir anlamda sır verdiği yazılar bunlar. Kimse Kuzgun şiirini taklit edecek ya da Savaş ve Barış gibi bir kült roman yazacak değil, ancak her okur,  yazarının hayran olduğu o metinleri nasıl ortaya çıkardığını merak edecektir.

Mesela, tembelliğin romanı olan Oblomov, yazarı Ivan Gonçarov tarafından bir ayda yazılmış. Rus edebiyatının en önemli eserlerinden biri olarak bilinen Oblomov, önce bir dergide basılıyor. Son şekli ise, yıllar sonra bir aylık çalışmanın ardından tamamlanıyor. Bu örneği tabii ki kendi tezimi çürütmek için vermedim. Bu örneğin peşi sıra, Gonçarov’un kendi ağzından adeta yazımın ana fikrini oluşturan ve bunu destekleyen şu sözlerini yazacağım: “Bu büyük romanın bir ay içinde yazılması belki de imkânsız görünür. Ama unutmayın ki bu eseri yıllarca kafamda taşıdım ve onu ancak kâğıda geçirmek kalmıştı.”

İyi bir şiir kurgusu, ilham ve dahası

Okur gözüyle bakarsak, özellikle bir araya getirdiği kelimelerin büyüsüne kapılıp şiirlerini defalarca okuduğumuz şairlerin sahip olduğu tek şeyin ‘ilham’ olmadığını bilmeliyiz. Nitekim yazarlar da öyle. Roman nasıl kurgulanıyorsa, şiir de aslında kurgulanıyor. Bunu Edgar Alan Poe’nun Kuzgun şiirinde fark ediyoruz; şair, yazmanın felsefesi başlığı altında bize şiirini nasıl kurguladığının ipuçlarını vermiş. Ölen sevgilisinin yasını tutan bir aşık ve sürekli ‘bir daha asla’ sözcüğünü yineleyen bir kuzgunu nasıl birleştirdiğinin tekniğini öğreniyoruz bir anlamda. Yüz dizelik bu şiirin yazım felsefesi şairin şu sözlerinde gizli: “Hüzünlü bir edası bulunan bir şiirde her kıtanın sonunda tek bir sözcüğü ‘nevermore’u (bir daha asla) tek düze içimde yineleyecek bir Kuzgun –kötüye alamet bir kuş- düşüncesi gelişmişti. Tüm hüzünlü konular içinde, insanlığın evrensel anlayışına göre, en hüzünlü nedir? Besbelli ki yanıt ölümdü. Ya bu en hüzünlü konu, dedim, ne zaman en çok şiirsel olur? Öyleyse güzel bir kadının ölümü dünyanın en şiirsel konusudur”

Kâğıtlar, kitaplar, dedi, nereye elimi atsam.

Kiminde yarım kalmış, nasılsa bitmiş bir şiir kiminde.

İlhan Berk, Behçet Necatigil’in ölümünün ardından eşini ziyarete gittiğinde Ölü Bir Ozanın Sevgili Karısını Görmeye Gitmek şiirini yazmaya karar vermiş. Behçet Necatigil’in eşinin dilinden dökülen bir cümle ona ilham vermiş evet, ama Paul Valery’nin ‘ilk iş köğüğü bulmaktır’ dediği bu andan sonra şiirin yürümediğini fark eden İlhan Berk, ölüm üzerine yazılan şiirleri düşünmüş. Kararım karar beklerim demiş, beklemiş ve sonunda şiir yürümeye başlamış. Şiirinin her dizesi kendi tabiriyle sıkı bir cebelleşmenin ürünü.

Önce mırıldandım, sonra yazdım

Rus şair Vladimir Mayakovski, çağdaşı Sergey Yesenin’in intiharı ve ardında bıraktığı şiirden yola çıkarak yazdığı “Sen gittin diyorlar” diye başlayan metninin en etkileyici şiiri olduğunu düşünüyor. Uzun uzadıya anlatmış nasıl yazdığını. Yesenin’in kendi kanıyla yazdığı Ayrılık şiirinin son dizeleri Mayakovski’nin şiirinin başlangıcını oluşturmuş. “Ölçü nedir bilmem ben” diyen bu şair, 9 yaşından beri kendisine göre bir ölçü tekniği geliştirdiğini söylüyor. Zaten Yesenin’e yazdığı şiir de başlangıçta ta-ra-ra şeklinde bir mırıldanmayla doğmuş.

Niçin yazıyorum, nasıl söylemeliyim?

Merakımızı haksız bulmuyor Orhan Kemal. Bu sebepten gayet açık anlatıyor yazı yazarkenki halini. Gezip dolaşırken düşünüyor neyi, nasıl yazacağını. Önce öz ve biçimini tespit ediyor, romanı yaşıyor. Bereketli Topraklar Üzerinde kitabındaki Köse Han’ın ölüm sahnesi de, Seyhan kıyısında bu yöntemle yazılmış. Fakat, zaman zaman yazarın atığı taş istediği kuşu vurmamış, o zaman sabırla beklemiş. Bu süreci kendi ağzından dinleyelim: “Bazen ‘bayram haftası’ demek isterim, yazdıklarımdan ‘mangal tahtası’ çıkar. O zaman bir iç huzursuzluğu başlar.” “Yıllardan sonra, hiç ummadığım, hatta onu düşünmediğimi sandığım bir an kafama düşüverir. İstediğim olmuş, attığım taş istediğim kuşu vurmuştur.”

Tolstoy için, Savaş ve Barış romanının farklı bir anlam taşıdığını bilmeliyiz. 1812 yılındaki savaşı yazarken yaşadığı ‘biçim korkusu’ aynı zamanda bir vicdani rahatsızlığın ürünü. Tolstoy, kitabı için yazdığı önsözde, bunu anlatıp kitaba bakışımızı biraz daha değiştiriyor. Bana kalırsa bu, cesurca yazılan bir özeleştiri. 1805-1856 yılları arasındaki dönemde yaşayan bazı kişilerin yaşamını ve ilişkilerini anlatmayı amaçladığı yazısında şöyle söylüyor: “Başarısızlıklarımızdan ve felaketlerimizden bahsetmeden, Bonaparte Fransa’sıyla yaptığımız savaştaki başarımızı yazmak vicdanımı rahatsız ediyordu”

Evet, görünen o ki, büyük yapıtlar kolay ortaya çıkmıyor. Okuması da yazması kadar güç aslında. Bazı kitaplar rafta bekler, her baktığımızda onun için uygun zamanı kollarız da hemen okuyamayız. Öyle ya, tamamlanması bazen yıllar alan romanlar, hayatımızla özdeşleştirdiğimiz karakterleri barındırıyor. Şiirler ise, ruh hallerimizi tasviriyle, bize atfedildiği hissini uyandırıyordur, kolayca başlayamayız. Bizi geceleri uykusuz bırakan eserlerin mimarları da bu mesajı verir belki, “Eserimi kolay yazmadım, o yüzden kıymetini bil” derler sanki.

Sosyal Paylaşım Bağlantıları

YORUM EKLE

İsim

E-posta

www