Sözlü ya da yazılı edebiyat tarihimizin hangisinden başlarsak başlayalım “anlatı” türüne karşı dinmek bilmez ilgimizin olduğu aşikârdır. Destanlar, masallar, mesneviler bizim ortak malımız olmuş ve bu türdeki eserleri başucumuzdan hiç eksik etmemişiz. Ortaokul sıralarına geldiğimiz andan itibaren öğretmenlerimizin elimize tutuşturduğu kalın kalın romanlardan biliyorum ki biz günümüzde de romansız yapamayan bir milletiz.
Romanlarla tanışıklığım tam da ortaokul sıralarına rastlar. Hikâyeden romana geçiş döneminde Kemalattin Tuğcu’dan Ahmet Günbay Yıldız’a, Yavuz Bahadıroğlu’na, Huzur Sokağı’na ve Minyeli Abdullah’a bir çırpıda geçmiştim. Romanlar, kitaplarımın arasından hiç çıkmadı. Bir zamanlar Ahmet Turan Alkan’ın da içinde olduğu bir tartışmada, roman okumanın faydalı mı faydasız mı sözlerine aldırmadan okudum. Bugünlerde Türkiye’nin roman tarihini etkilediğini, ters yüz ettiğini düşündüğüm İhsan Oktay Anar’ın romanlarını okuyorum.
İhsan Oktay Anar’da beni cezbeden en önemli tavır, ortalarda olmama tercihiydi. “Suskunlar” kitabı çok satanlar listesinin en başındayken dahi onu televizyonların kültür programlarında bile görememek bu kitapların okunması için yeterli bir sebepti. Bana göre, yazdıklarıyla göz önünde olmak istemediğinden çıkardığı diğer romanlarından sonra da suskun kalmayı sürdürdü. Yazdıkları birkaç satırla bile ortalarda olma gayretindekilerin karşısında Anar’ın duruşu, okumak için yeterli bir sebepti.
Suskunlar romanını okuduğumda sanki Binbir Gece Masalları okuyorum gibi bir hisse kapıldım. Kullanılan dil, anlatım, fantastik çağrışımlar bir masal dünyasının kapısından süzülmeme sebep oldu. Suskunlar, aslında adıyla çelişen bir gürültüyü içinde barındırıyor. Tüm kitap boyunca içli bir ney sesi okuyucunun kulağından eksik olmuyor. Derin bir musiki bilgisinin hâkim olduğu roman, verdiği resitalin yanında, karış karış tasvir etmesiyle de yüzyıllar öncesinin İstanbul’unu bir minyatür gibi gözler önüne seriyor.
Kitapta öyle bir büyü var ki bir anda okuyucu, kendini kaptırıp musikinin ardına düşerek İstanbul’un o özlenen geçmişine yolculuğa başlıyor. İstanbul’un bugünkü keşmekeşini yaşayanlar derin “ah!”larla Eflatun’la birlikte bir ney sesinin ardına düşüp dergâha ulaşıyorlar. Görünen o ki dergâh gönül dergâhından başkası değil.
Romanlarda kullanılan ağır dil anlaşılmaz gibi görünse de romanın içine tam anlamıyla süzülebilen okuyucu için bütün sözcüklerin kapısı açılmakta. Musiki terimlerinin yoğun olduğu Suskunlar’da bile hiç yabancılık çekmeden her sözcüğün dünyasına girerek kendini kemençenin, neyin nağmeleri arasında bulabilir
.
Suskunlar’da sesini yükseltmek isteyenlerle musikinin ritmine savaş açanların mücadelesine şahit olan okuyucu, oyunu suskunluktan yana kullanmak yerine kendini derin bir musikiye teslim eder. Romandan yükselen sesler adeta büyü etkisi yapar. Veysel’in kemençesinin çıkardığı kederli musiki Paşa’nın yeğenini öldürecek kadar içli ve derin bir etkiye sahiptir. Kitabın tümüne hâkim olan bu etkiyi yazarın gerçek dünyası da adeta doğrulamaktadır. Yazarımız der ki; “Benim asıl kimliğim yazarlık değildir. Yarın belki bütün elyazmaları, notları, kütüphanemi terk ederek ortalama bir kemancı olmaya çalışırım. Fakat kemana da bağlı kalamam. Yani bir insanın kendini yazar, öğrenci, genel müdür kimliği içine sıkıştırmasını ve bununla kıvanç duymasını anlayamıyorum. Dünya o kadar büyük ve seçenekleri o kadar fazla ki keman çalmak bize zevk veriyorsa niye yazar olarak kalalım, bu dünyaya eğlenmeye geldik.”
Romanlarında ayrıntıyı atlamayan İhsan Oktay Anar, bazen sıradan gibi görünen bir nesnenin ya da mekânın tasvirine girişerek derin edebi sanatlarla okuyucuyu eserin içine çekmeyi başarmaktadır. Eflatun’un musikinin ardına düşüp de İstanbul’u dolaştığı bölümlerde neredeyse her semtle ilgili öyle ayrıntılara girilir ki okuyucu kendini bir anda uçsuz bucaksız tarihin ortasında bulur.
“Eflâtun yerinden doğrularak, sesin geldiğini sandığı Darphane tarafına seğirtti. Her gün binlerce altun sikkeye Padişâh Efendimiz'in tuğrâsının darp edilip piyasaya sürüldüğü bu büyük bina, Tatlıcı Bekir Ağa'nın dükkânını geçtikten sonra sağ tarafta, Mercan Ağa ile Yakup Bey'in
evlerinin bitişiğindeydi. Herhangi bir hırsızlığa mahal vermemek için hemen hepsi helâl süt emmiş, namus ehli zevât arasından seçilen vezneci, sarraf, cilâcı, sikkeci ve haddecilerin çalıştığı Darphane'nin, kendi câmisi, imamı, müezzini ve bir de maaşlı cellâdı vardı. Ama çiğ süt emmiş insanoğluna yine de pek güven olmadığından, burada çalışan sikke vurucular, sabah geldiklerinde ve akşam giderken anadan üryân edilip muhafızlarca aranırlardı. Bu iş için pek çok usûl vardı. Meselâ bunlardan biri, vücutlarındaki uygun bir yere bir altun sikke sokuşturmuş olabilecekleri şüphesiyle bu insanların, bir muhafız tarafından, sol elin tahâret parmağıyla muayene edilmesiydi. Bu iş için elinde fermân ve yetki bulunan Darphane Emini'nce en küçük hırsızlık bile hoş karşılanmaz, suç işleyen şahıs şerîate uygun olarak derhal cezâlandırılırdı. Zaten gören ibret alsın diye Darphane'nin kapısına, çoğu artık kurumuş tam yirmi bir kesik el çivilenmişti."
İhsan Oktay Anar’ı okumaya Suskunlar ile başlayanlar için diğer romanları, tanıdık bir şehirde yolculuk yapmak gibi. Cümle yapısına, kelimelerin ahengine kapılıp gitmek okuyucuyu için son derece tanıdık hale gelir. Anar’dan önce İskender Pala ya da Nazan Bekiroğlu romanı okuyanlar için ortaya çıkan şaşırtıcı benzerlik, ancak Anar’ın birkaç romanını daha okuduktan sonra ortadan kalkacak bir sis bulutudur. Özellikle İskender Pala ile İhsan Oktay Anar arasındaki şaşırtıcı üslup benzerliği okuyucuyu yer yer kuşkuya bile sürükleyecek bir noktaya bile gelebilmekte.
Puslu Kıtalar Atlası öyle bir anlatım tekniğine sahip ki sahibinin tescili niteliğinde. İlk eserde bunu sağlamak zaten ustalığın bir göstergesi. Anar’ın roman tekniğindeki ustalığının yanında diğer dikkat çekici nokta da yoğun araştırmalar neticesinde bu romanları kaleme
aldığı gerçeğidir. Kitabül Hiyel’deki mekanik bilimler dilinin, Suskunlar’daki müzik terimlerinin, Amat’taki gemicilik bilgisinin, Puslu Kıtalar Atlası’ndaki coğrafi görünümün verilmesini başka türlü açıklamak mümkün değildir. Eselerindeki meslekler, insan tipleri sanki bir tarih kitabından fırlamış gibi gerçekçi. Osmanlı’nın şâtâfâtlı dönemleriyle bire bir örtüşen İstanbul yaşantısı, sarayından kenar mahallesine, dergâhından düşmüş sokaklarına kadar ayrıntıyla verilmekte. Okuyucu bu satırları okuduğunda İstanbul’u karış karış bilen bir yazarla kendini karşı karşıya bulduğunu sansa da İhsan Oktay Anar’ın “İstanbul’a çok fazla gelmediği ve İstanbul’u fazla bilmediği” sözleri onun araştırmaya dayalı bir alt yapıya sahip olduğunu göstermekte.
Amat’ta okuyucuları öyle bir deniz yolculuğuna çıkarıyor ki hayatında deniz görmemiş, deniz görse bile uzun yolculuklara çıkmamış olanlara bile seyahat zevki sunuyor. Bir gemi dolusu günahkâr insanın kâbuslarla dolu seyahatleri, çalkantılı bir denizde okuru da bu yolculuğa davet edecek kadar bir efsunlu iksir sunuyor. Özellikle denizciliğe merakı olanların yabancılık çekmeyeceği terimlerle süslü romanda yazar, gemiciliğin Osmanlı denizcilik tarihinin ayrıntına inerek Amat adlı kalyona tüm okurlarını çağırmakta. Denizciliğe ait yoğun anlatımlar roman dilini ağırlaştırsa da bu seyahate kendini kaptıran okuyucu kısa sürede ağırlığı üzerinden atabiliyor. Amat adlı kalyonu yapan Nuh Usta’dır. Nuh tufanındaki geminin ustasıyla isim benzerliği olan bu ustanın yaptığı gemi de içindekileri bir tufana sürüklemektedir. Görülüyor ki yazar isim seçimlerinde bile bir gönderme yaparak okuyucunun zihnini sürekli diri tutmaya çalışıyor.
İhsan Oktay Anar’ın romanlarının kahramanı aslında kendinden başkası değildir. Yer, zaman ve kişi seçimlerinde titizlik gösteren yazar; isim seçimlerinde de rastgele davranmak yerine bir göndermesi olan isimleri tercih etmiştir. Amat’taki Nuh Usta, Kitab-ul Hiyel’deki Calud gibi, Puslu Kıtalar Atlası’nda ve Kitab-ul Hiyel’de Uzun İhsan Efendi karşımıza çıkar. İsim olarak İhsan’ın seçilmiş olması elbette tesadüf değildir. Yazar, romanlarında kendisinin de yer aldığını böylelikle vurgulamaktadır.
“Suskunlar”ı okuduktan sonra, İhsan Oktay Anar okuyucusu olduğum için kendimi şanslı hissediyorum. Kendine özgü bir dil ve anlatıma sahip; tarihten, felsefeye, müzikten minyatüre kadar çeşitlilik gösteren bu romanları okumamak büyük kayıp olurdu. Hayal âleminin derinlerinde gezinen bir okuyucu olmak için; türü ister tarihi olsun isterse fantastik olsun bu romanları okumak gerek. İçimizde çırpınıp duran suskunluğun dineceği uzun deniz yolculuklarının puslu atlası bu romanlarda gizli. Sis bulutunu dağıtmak bizim elimizde.
öncelıkle yazının yarısını eleştrmen kendisini anlatmış.. öbür yarısında anar'ı anlatmaya çalışmış... ama anlaşılan o ki sayın yazar anar'ı sadece okudugu ve anladıgı kadar anlatabilmiş... bence özgün bir yazı olabilirdi...
14.08.2010 16:16
Hani bu kadar kitabın ayrıntılı olarak incelendiği bir yazıdan daha fazla şey bekleme hakkımız var gibi... Biraz daha çaba ve sabır gerekli genç yazarlara!
16.08.2010 15:29
Bu yazıyı okuyunca bir eleştiri yazısından çok bir deneme tadı aldım. Çok iyi kaleme alınmış, okuyucuyu sıkmayan rahat bir yazı. Yazarı kutluyorum. Yazıda murat beyin tersine çok ayrıntılar yakaladım. İyi bir Anar okuru olarak, karşılaştırmalı bir metin kaleme alan bir yazar gördüm karşımda. Teşekkür ediyorum.
17.08.2010 18:38
yazınız güzel ya da kötü bu konuda bir yorum yapmak gereksiz fakat şurası bir gerçek, yazı Anar'ı çok geç tanımış birisi tarafından Anar'ın kim olduğunu pek de öğrenememiş biri tarafından yazılmış. 15 yıldır piyasada olan birisi için yeni bir romancı gibi değerlendirmeler biraz komik kaçmış mesela. yazana teşekkürlerimizi iletmekle beraber, hakkında 3 adet yüksek lisans tezi yazılmış, bir adet sempozyum düzenlenmiş bir isim hakkında konuşmadan önce biraz daha araştırma biraz daha çaba gerekiyor sanıyorum.
25.08.2010 19:02
aslında yazını ilk defa okudum ismini face te ararken yazınla karşılaştım fotoğrafını görünce meğersem lise arkadaşımın yazısını okuyormuşum zeynep sen zaten yazmayı şiiri okumayı çok severdin görüyorumki hala devam inşallah en güzel yerlere gelirsin sanada yakışır
04.11.2010 23:22