Nalan Barbarosoğlu

Kalemiyle dostluğun ötesinde buluşan, kalbinin üzerine bir kirpik damlasının yağmurunu bırakan, bu yağmurda sözcüklerinin yumuşaklığıyla akan, akan zamanın bıraktığı izle hayata ve hayatın dışına dair yazılarıyla okurların beğenisini kazanmış Nalan Barbarosoğlu, bu ayki konuğumuz oldu.

Barbarosoğlu’nu, biz hep öykü yazarı olarak bildik. Oysa O, bundan çok daha fazlasını yaptı. Bize insanın tahammül ve tahayyül dünyasını resmedip, renklerin farklılığını tek bir tuval üzerine koyarak anlattı.

Barbarosoğlu, ilk öykü kitabı Ne Kadar da Güzeldir Gitmek'te, kadınların dünyalarına eğildi ve onlara, gitmenin hep kişiyi var ettiğini, hareketin kişiyi irade sahibi yaptığını, irade sahibi olan insanın ise tercih etme sansı olduğunu yazdı. Tercih yapabilen insanın ise özgür olduğuna hepimiz tanığız, Barbarosoğlu’nun öykülerinde. O yüzden Barbarosoğlu, Ne Kadar da Güzeldir Gitmek derken aslında bize özgür olmanın ne kadar güzel olduğunu anlattı. Fakat yazarın bu öykülerinde, gitme ve kalma savaşının doğurduğu kırgınlıklar, yıkım ve düş kırıklarını ustaca bir dille ifade etmesini geçmek mümkün değil.

Ayçiçekleri’nde, yüzünü hayata aynı şekilde döndüren insanlara bu noktada köklerinden, geçmişlerinden gelen kültürlerin dayattığı farklılıklar üzerinde duruyor Barbarosoğlu. Modernitenin, gelenek üzerine oturmasıyla öne çıkan kişi/birey kavramının egoizmle mücadelesini anlatan yazar; farklılıkları sindirememe, hoşgörü ve empatikliği tanımayan zihniyetleri yazıyor, bu kültürün dayattığı şiddeti her fırsatta ifşa etmekten geri durmuyor…

Daha sonra Her Ses Bir Ezgi’yle edebiyat sahnesine çıkan Barbarosoğlu, bu kitabında daha çok kent kültürünün dayattığı monolog bireylerin dünyasına anlatıyor. Sürekli iç konuşmalar ve sorgulamaların bulunduğu öykülerde yazar, ‘beton’un verdiği gerginik ve stresi ustaca bir üslupla anlatıyor.

Gümüş Gece’de gecenin, insanın bir sürü yanını örttüğünü, bunun bir düşünce eylemiyle hayat bulduğunu, aklın parlayan ışıklarının hayatın karanlık yanlarını aydınlattığını metaforik bir düzlemde ifade eden Barbarosoğlu, üslup olarak da farkını ortaya koymuş ve ‘’Gecenin aynasında hayat farklı okunur: Gümüştür.’’ diyerek, bize söylenecek pek bir şey bırakmamıştır.

Yol Işıkları’nda artık öykülerinde ışığın geldiği yere bizi götürmeye çalışan Barbarosoğlu, bize insanın içindeki haritayı gösteriyor. Bu anatomik/psikolojik/cografik haritada bir sürü yoldan, mekandan ve zamandan yolculukları gösteren yazar, ayrıca tüm bu yolları kapatmamızı, bu yolları kaldırıp içime saklamamızı ve böyle bir şey yaptığımızda nasıl bir kişiliğe sahip olacağımızı sorguluyor…

Öncelikle sizin bir yazınızla başlamak istiyoruz. “Her zaman / Konuşacak çok şeyimiz vardı… / Belki, bu yüzden / O denli suskun geçti günlerimiz.” Sizin halen suskun mu geçiyor günleriniz? Ya da konuşurken neleri konuşuyor Nalan Barbarosoğlu?

Derine inmeyen, yüzeylerde dolaşan bir iletişimi işaret eden alıntı yaptınız sanırım. Öykü kişilerimin hayatıyla benim hayatım arasında doğal olarak çok fark var. Bu yüzden o serzenişte bulunanı kendimle özdeşleştirmem pek mümkün değil. Ben suskun biri miyim; suskunluk ya da gevezelik koşullara ve zamana göre değişen bir niteleme sıfatı diye düşünüyorum. Hayat ne verdiyse, suskun ya da geveze yuvarlanıp gidiyorum işte. Hakikaten, şu konuda iyi konuşurum ya da şöyle durumlarda susarım diyebilecek durumda değilim. Ama bir söyleşi sırasında insan ne kadar geveze olduğunun farkına varıyor doğal olarak... Ama size bir romandan, Filiz Özdem’in bu yıl yayımlanan Yalan Sureleri adındaki  harika romanından bir alıntı yapmak istiyorum; kitabın 119. sayfasında anlatıcı Gözde şöyle diyor:  “Sen konuşarak sustun çünkü. Söylemediklerin yüzünden anlattıklarınla sustun. Ve ben anlatmadıklarını bildim.”

Gerçek hayatla, kurgusal olan arasında nasıl bir bağıntı kuruyorsunuz? Öykülerinizde hayali olanla gündelik hayata ait olan unsurlar arasındaki paralel geçişlerinizdeki rahatlığa yaslanarak soruyorum bunu.

Nasıl bir bağıntı kuruyorum; hayatı yaşıyorum, kurgusal olanı yazıyorum. Yakından bakarsak, bu cümledeki her iki eylemin öznesi aynı. Buna dayanarak da, hayatla kurgusal olan arasındaki ortak yönün “özne” olduğunu söyleyebiliriz sanırım. Öyleyse, paralel geçişlerde bir rahatlık varsa eğer, öznenin rahatlığındandır belki. Şaka bir yana, kurgusal bir yapı oluştururken bilinçten çok sezgiler devreye giriyor sanırım. Genellikle kendiliğinden oluşuyor kurgu da; yazaken değil de, ancak yazıp bittikten sonra bakıyorsunuz bir metne... Şimdi ne yazdım ben diye dönüp metninizi okuduğunuzda görüyorsunuz biçim ve içeriği. Yazarken yazdığınız metne ne kadar hâkim olursanız olun, elinizden kaçıp giden bir uç mutlaka vardır. Zaten metne lezzet katan da bu asi uçlar değil midir?

Öykülerinizdeki temel izleklerin toplumsal sorunlardan kaynaklandığı, en azından beslendiğini görüyoruz; bu anlamda toplumcu gerçekçiliğe bakışınızı da konuşabilir miyiz?

“Toplumcu gerçekçilik”, bir dünya görüşünün nitelendirilmesi, edebiyat alanına sonradan taşınan bir sıfat, eleştirmenlerin işi... Bir edebiyat metnini değerlendirirken kullanılan enstrümanlardan biri de dünya görüşü kuşkusuz. Yazarın dünyayla ya da hayatla ilişkisi metninin alt yapısını oluşturur. Yazar hangi değerlerden besleniyorsa, bu edebiyatına da ister istemez, kendiliğinden yansır. Ama sizin de çok iyi bildiğiniz gibi, dünya görüşü tek başına bir edebiyat metnini oluşturmaya yetmez. Toplumcu gerçekçi ya da değil, ben bir metnin önce edebiyat metni olup olmamasına bakılmasından yanayım. 

Edebiyatın ve öykücülüğün bugünkü  durumunu siz nasıl görüyorsunuz? Özellikle sizin beğendiğiniz öykücüler ve tematik izlekler hangileridir? Öykücülüğümüzdeki post-modern eğilimler sizin için bir anlam ve umut vaad ediyor mu?

Dinamik, canlı bir öykücülüğümüz var. Hemen hemen her yıl, süregelen bir geleneğe eklemlenen öykücülerimiz var. -Geleneğe her eklemlenen, kuşkusuz gelenekci olmuyor. Geleneğe karşı çıkarken de ister istemez yine geleneğe eklemleniyorsunuz.- Ama bu durumu görmekte ve şimdi yazılan öykülerin değerlendirmekte yetersiz kalıyoruz. Eleştirmenlerin niceliğiyle yazarların niceliği arasında kapanmaz bir fark var. Belki abartarak söylüyorum ama beş yüz yazara ancak bir eleştirmen düşüyor. Üstünde hemen hemen hiç konuşulmadığı için dünden bugüne bakılarak öykünün yeni durumu anlamlandırılamıyor. Bu konuda düşünenlerin ve yazanların görüşleri ise, kapalı bir çevre içinde dolaşıma giriyor; öykünün sayılı okuruna pek ulaşamıyor. Öykülerini beğendiğim, merakla beklediğim yeni öykücüler var kuşkusuz. Tematik bir seçimim ise yok, elbette. Eğilimlerin tümünü anlamlı buluyorum. Eğilim ne kadar çok çeşitlenirse, öykünün sınırları da enine ve dikine genişler doğal olarak. Post modern ya da değil, kendini tekrar etmedikçe anlamını her zaman korur benim için.

Kadın edebiyatçılarımız genelde şikayetçi, siz de bir kadın yazar olarak, edebiyatı ve kadınları yazı eylemini nasıl görüyorsunuz? Edebiyatımız hâlâ erkek-egemenliğindeki bir edebiyat mıdır?

Kadın edebiyatçılarımız neden şikayetçi, erkek egemen bir toplumda yaşadığımızdan şikayetçi... Erkek egemen bir toplumda yaşıyorsak bundan edebiyat alanının pay almaması düşünülebilir mi? Cinsiyet ayrımcılığı dahil, hiçbir ayrımcılığı özü gereği reddeden bir edebiyatın sınırları içinde hâlâ bir ayrımcılıktan söz ederken, konuşulanların “şikayet” olarak nitelendirilmesi de anlamlı geliyor bana. Ayrıca erkek egemen bir toplumda yaşamanın sıkıntısını dile getiren pek çok erkek edebiyatçımız var. Onların durumunu da “şikayet” çerçevesinde mi değerlendirmemiz gerekiyor? Edebiyatta da sporda olduğu gibi ayrı kategorilerde mi değerlendirmek istiyoruz acaba kadınları? Böyle bir özlem mi taşıyoruz içten içe yoksa? Edebiyat fiziksel güçle yapılan bir edim midir? İnsanın ruhunu koyarak yaptığı bir işte ruhları kim ölçecek ve nasıl bir ölçü birimi kullanılacak acaba? Merak ediyorum.

Biraz da Eşik Cini’nin konuşalım mı? Neden çıktı, nasıl bir misyonu vardır ve bunu ne oradan gerçekleştirdi ve elbette neden kapandı?

Doğrusu, bu soruyu yanıtlamak istemiyorum. Bu konuda çeşitli vesilelerle, çeşitli yerlerde söyleyeceğimi söyledim. Bu saatten sonra, Eşik Cini’ni benim değerlendirmem yakışık almaz. Eğer Eşik Cini hakkında konuşulacaksa ya da konuşulması gerekiyorsa, bunu başkaları yapmalı. Çıkmış olan on beş sayı orada duruyor. Ben ne desem boş. 

Bir Yeşil Tufan öykünüzde, “Ayaza ağzını açmış evlerde ne yaksanız ısınamazsınız’’ diyorsunuz. Peki edebiyat bu konuda bize bir sığınak olabilir mi?

“Sığınak”, elbette olur. Okurken üşüdüğünüzün farkına varamayabilirsiniz. Ama beden üşür ve hasta olur. Ateşlenip yorgan döşek yatan bir insan okuyabilir mi? Hadi okudu diyelim, okuduğunu anlayabilir mi, tartışılır. Kısacası, edebiyat üşümeyi engelleyemese de, okuyanları üşümeyi engellemek için ne yapabiliriz çerçevesinde düşünmeye, hareket etmeye teşvik edebilir.

Öykü, roman ve şiir bugün nasıl bir ilişki içindeler? Bunların birbirini, overground ve underground’lıkla suçlamalarını nasıl değerlendirmeliyiz?

Farkında olsalar da, olmasalar da sıkı bir ilişki içindeler, aynı atmosferde soluk alıp veriyorlar çünkü. Birbirlerinden olumlu ya da olumsuz anlamda nasıl etkilendiklerini görmek için ise somut örnekler üzerinden gitmek gerekir, doğal olarak. O yüzden beni aşan bir konu bu. Birbirlerini “overground” ya da “underground”lıkla suçluyorlarsa, benim haberim yok, bir şey diyemeyeceğim. Argümanlarına bakmak gerekir.

Sizce 2010’lu yıllarda Kürt sorunu edebiyata bir zenginlik katabilir mi? Kürt edebiyatçılar yeni bir nefes  sunabilirler mi? Kürt edebiyatçılar olarak kimleri okuyor ve beğeniyorsunuz?

Edebiyat, sorunun olduğu yerde filizlenip boy verir. Ayrımcılık da bu anlamda edebiyatı adamakıllı besleyen bir kaynak. Temel bir duyguyu, “adalet” duygusunu harekete geçirir çünkü.  Keşke Kürt sorunu olmasaydı da, edebiyat zayıf kalsaydı. Edebiyatın buna hiçbir itirazı olmazdı. Sorunuzun ikinci bölümü Kürt edebiyatçılar meselesine gelince, bir İngiliz ya da Afgan ya da Eskimo ya da Türk edebiyatçılar ne kadar yeni bir nefes sunuyorsa Kürt edebiyatçılar da o kadar nefes sunabilir. Ne daha az, ne daha fazla. Ben Kürtçe bilmiyorum. Türkçe’ye çevrilen yazarları ve yapıtları okuyabiliyorum ancak. Tabii bir de Türkçe yazan Kürt edebiyatçıları. Özellikle genç kuşak arasında edebiyat ve dünya algımızı yenileyen, dil duygumuzu tazeleyen epeyce yazar var. İsim vererek aralarında bir tercih yapmam çok zor. 

Söyleşi: Maaz İbrahimoğlu – Hüseyin Güneş

Fotoğraflar: Cihat Caner

Sosyal Paylaşım Bağlantıları

ruhan

nefis bir röportaj olmuş tadına doyamadım nalan barbarosoğlu'nun yüreğine sağlık sizin de emeğinize sağlık...

19.08.2010 20:30


zeliha çelikel

girişe bayıldım. bayıldım. sımsıcak ve üslup harika..:)

19.08.2010 20:39


abdurrahman

arkadaşlar güzel bir söyleşi olmuş... ayrıca giriş için gerçek edebiyat demenin hiç bir yanlışı yok bence... fotoğraflarınızdaki sigara da güzel bir hava katmış::))

26.08.2010 04:09

YORUM EKLE

İsim

E-posta

www