“Johann Sebastian Bach, bir gün kalabalık bir topluluğun bulunduğu bir salona bir amatörün klavyenin başında oturduğu ve doğaçlama yaptığı sırada girdi. Amatör büyük ustanın varlığının farkına varınca oturduğu yerden fırladı ve parçayı uyumsuz bir akorla bitirdi. Bunu duyan Bach müzikal olarak duyduğu rahatsızlıktan o kadar çok tedirgin oldu ki, kendini karşılamaya gelen ev sahibinin önünden koşarak geçti. Klavsenin üzerine doğru atılır, uyumsuz akoru çözer ve gerektiği gibi noktalar. Ancak bundan sonra evsahibine doğru yürür ve onun önünde saygıyla eğilir.”
Şüphesiz ki besteci Richardt, bu anektodu aktarırken, neredeyse dahi müzisyenlerin tıpkı Bach gibi huysuz olduğunu biliyordu. Huysuz, katı, acımasız ve hırçın. Müzisyenlerin, tıpkı Bach’ta olduğu gibi, dahi yönleri kadar bu huysuz yönleri de meşhurdu.
Armanda Ferrachi, Bach’ın hayatını ve müzikal dünyadaki yerini anlattığı Bach, Son Füg kitabında en az Mozart kadar asi, Bethoveen kadar hırçın, Ravel kadar mükemmelliyetçi, Liszt kadar dahi bir portre çizer. Can Yayınları’nın imza attığı, Havel Bucak tarafından Fransızca aslından çevrilen kitap, başlangıçta bize kısa boylu, tıknaz, iyi giyimli, seyahati seven ve dikkatli bir Bach anlatır. Fakat, bu sıradan portrede derin bir farklılık vardır; o da soyutu somuta, somutu da soyuta dönüştürme alışkanlığına fena halde kapılmış bir müzisyenin varlığıdır. Dünyayı füg (çoksesli müzikte bir çeşit beste) biçiminde gören bir Bach.
Onu tanıyanların “uyum ve nicelik tanrısının çocuğu” olarak gördüğü Bach, çağdaşları gibi, evrensel müziğin matematiğe dayandığı yönünde ciddi eğilimlere sahiptir. Bu konuda kendi adının ebcedini bile çıkartacak ve ona inanacak derecede matematiğe hayran olması ve ölümüne kadar bu inancını koruması, şüphesiz ki, onun dahi müzisyen yönünün en realist ışığı olarak görülebilir. Bach, tıpkı notalar gibi sayıların da kendi aralarında oluşturduğu bağın evrenin mükemmel yapısına uyumlu olduğunu savunuyordu. Bu, Pisagor’la kurmuş olduğu bağın ondokuzuncu yüzyıldaki uzantısı olarak görülebilir. Basit ile karmaşığın, soyut ile somutun birbirinin yüzleri olduğuna inanması, Pisagor’la kurduğu bağı daha da güçlendiriyordu. Kendi adının da, ilahi bir gösterge olarak, Bach (dere) sözcüğü ile karşılanması onun matematik-musiki arasında kurduğu bağın sağlaması gibiydi. Yaratıcının “rüzgarın esintisine ya da suların akışına işlenen mevcudiyeti gibi adını müziğin derinliğine yazmakla aynı anlamı taşıyordu.”
Bach, müziği Tanrı’ya adar ve karısı Anna Magdalena’nın bunu boşa zaman geçirmek olarak algıladığını çok iyi bilirdi. Çevresindeki din adamlarının onu sadece kilise müziği yapan bir müzisyen olarak görmesi, arkadaşlarının ona yakıştırdığı en iyi görevin kantor (kilise korosu yöneticisi) olması Bach’ın kendi yüzyılında anlaşılmamış olduğunu gösterebilir mi? Şüphesiz ki hayır. Fakat Bach’ın anlaşılmamasının derinlikli nedenleri üzerinde durmak gerekir. Onun hayatının bir sinopsise sığdırılacak kadar renksiz ve sıradan olduğu bilinmektedir. O halde, Bach’ı dahi yapan müziğinin arkasındaki felsefeye bakmak gerekecektir. Elimizdeki bu kitap, her ne kadar Bach’ın hayatını başından sonuna kadar bütün detaylarıyla anlatıyor olsa da, biz bu hayatın ardındaki felsefenin temel taşlarını, Bach’ın hayatında oluşturduğu renkleri, görmek zorundayız. Ancak böylece Bach’ın sıradan hayatı, olağanüstü bir müzisyen ortaya çıkarabilir.
Hayatını görme yetisini sürekli kaybederek geçiren Bach, bir müzisyen olarak notalara olan düşkünlüğü için “saplantı” diyecektir. Klavyeli bütün çalgıları çalan, aynı zamanda keman, alto, altı telli viyolonsel kullanan, bas-bariton bir sesle şarkı söyleyen, orkestra ve koroları yöneten, su bardaklarını suyla akort eden, tahta bir kaşıkla tencereye vurarak o sesin notasını yazan ve partisyonlarını bakır üzerine işleyen bir adamdı. Onun müziğe olan aşkı, Tanrısalın dışında olamazdı. Müziğinin felsefesi de bunu göstermektedir.
Huysuz Bach, insanlarla geçinemiyorsa nesnelerle geçinebilir miydi? İnsanlar yaşam için ona ipucu vermiyorlardı. Ama Bach, nesnelerin evrensel müzik için verdiği ipuçlarını tek tek topladı ve çok önemsediği Tanrısal bütünlüğü bütün bir müziğine uyguladı. Yukarıda saydığımız nesnelerin her biri Bach’ın notası oldu.
“Dünyada ahenk olmadığını düşünen kişi için her şey bir şikayet sebebidir.” Bach’ın bütün geçimsizliğine rağmen müziğindeki felsefenin temellerinden birisinin de, bu anlayış olduğunu görmekteyiz. O, insanlarla geçinemiyordu ama, evrendeki hiçbir şeyden şikayetçi değildi. İnsanlarla geçinememesinin en temel nedeni, onların yaptığı müziği anlamamasıydı. Ne belediye başkanı, ne kilise, ne meclis, ne de Anna Magdelana ve çocukları onun müziğiyle tam anlamıyla ilgilenebildiler. Yetkililerin tek derdi, şehirleri Leipzig’in iyi bir kantorunun olması, Anna Magdalena’nın tek derdi “lüzumsuz işler”le uğraşmayan bir koca, çağdaşlarının tek derdi ise bu kadar dahi olmayan bir müzisyen olmayı dilemeleriydi. Fakat rakamlar ve kutsal gizem Bach’ın Tanrısal yardım aldığını işaret ediyordu. Nasıl ki, 7 rakamı inancı, 5 İsa’yı, 6 yaradılışı, 12 Havariyi, 13 ihaneti temsil ediyorsa, 14 de Bach’ı temsil etmekteydi. Ve Bach, “kurallarını yalnızca kendisinin bildiği oyunlarla eğleniyordu.” Ve ısrarla “Müzik, ruhun gizli aritmetik alıştırmasıdır.”diyen Leibniz’i doğrular nitelikte düşüncelere sahipti. II. Friedrich, müzikal armağan kanonlarını gönderirken bir şifre yazmış gibi “Arayın, bulacaksınız.” diye not düşmüştü. Sanki evrensel düzen matematikti ve, notalarda gizliydi. Notalar ise Tanrı tarafından Bach’a duyuruluyordu.
Altmışaltı yaşına geldiğinde ve katarakt ona ikinci bir sürpriz yaparak yeniden gözlerinin önüne düştüğünde “kendisini taşıyan büyük ağaca teşekkür ederek, düşen olgun bir meyve gibi acı ve pişmanlık olmaksızın yaşamını” noktalıyor olması, Bach için bir son olmayacaktı. O, bundan emindi. Çünkü, yaşamı boyunca kilise ile girdiği çatışmalar, son nefesinde de sürüyordu. “Bay Bach kuşkusuz büyük bir müzisyendi, ama iyi bir öğretmen değildi.” diyen kilise kurulu, Harrer adında bir kantoru Bach’ın yerine atadığında O'nun, XIX. yüzyıla imzasını atacak dahi müzisyenin, farkında değildi. Bach son nefesini verirken müzik adına imkansız olan şeylere imza attığının farkında olarak hayata gözlerini yumdu.
Onun müziğinde görmemiz gereken tamamen evrensel bir düzendir. Evrenin; matematik üzerine kurulu olan olağanüstü dengeler bütünü olduğunu görmeliyiz. İnsan yaşamının sıradanlığı içerisinde farkedilmeyen bu olağanüstü dengenin, yaşamını kör olarak noktalayan bir müzisyenin notalarında saklı olduğunu görebilmek için Bach’ın tek bir bestesinin bile bu fakir yaşamlarımıza bir ışık olacağı kanısındayız.